Nisan ortası doğum günümdü
Doğum günlerimde, hayatımın güzel yanlarını kutlamayı severim. Motosiklet de hayatımın en güzel yanlarından biri olduğu için kendime küçük bir seyahat hediye ettim. 🙂 Plan şöyle: Normalde ekonomik bir gezgin olduğum için tercih etmediğim, nispeten lüks bir otelde kalmak ve biraz keyif çatmak, hep transit geçtiğim Yalova’ nın merkezine biraz daha yakından bakmak ve kampçıların popüler rotalarından Erikli ve Delmece yaylalarını, daha sonra kampa gelmek üzere keşfetmek. Bu arada da, şubat ayında aldığım ve adını Xena’ nın atından esinlenerek Argo koyduğum ( Muhtemelen Xena’ nın atına da Iason’ un gemisinden esinlenerek bu adı verdiler ) 2007 model F650 Gs’ imle balayı yapmış olacağız, zira kış vakti aldığım için konaklamalı tur yapmak anca kısmet oldu.  İşte böylece, nisan ortası bir çarşamba sabahı, Argo’ yla çıktık yola. Hava kapalı, tatsız, montun içliğini evde bıraktığıma pişman olmak üzereyim. Şehirde sürekli X-City’ yle dolaşıp koca camın arkasında saklanmaya alışınca insan normalde alması gereken önlemleri unutabiliyor. 🙂 Allah’ tan vakit ilerledikçe bulutlar dağıldı, hava ısındı. Eskihisar’ dan feribota bindiğimde günlük güneşlik olmuştu bile. 
Yalova, İstanbullular için çok yakın bir kaçış rotası
1930’ dan 1995’ e kadar İstanbul’ un ilçesi olmasından hesap edebilirsiniz yakınlığını. Feribottan indiğimde ilk durağım, yaklaşık 10 km mesafedeki Yürüyen Köşk. Yürüyen Köşk’ ün hikayesini ilk olarak Fazıl Say’ ın bu köşk için yazdığı eserle duymuş ve çok merak etmiştim. Şimdi 400 yaşlarında olan ulu bir çınarla komşuluk eden köşk, iki odası, iki banyosu, bir camekanlı salonu olan küçücük bir bina aslında. Ona bu şöhretini kazandıransa, ulu çınarın dalları uzayıp çatıya zarar vermeye başlayınca, Atatürk’ ün emriyle köşkün 4 metre kadar yana kaydırılmış olması. Bugün her yerde betona kurban giden sayısız ağacı düşününce, sahiden de bir kentin anıt yapısı olmayı hak eden, incelikli bir hikayesi var.  Tam 2 lira, öğrenci 1 lira ödeyerek köşkü rehberli turla gezebilirsiniz. Öncesinde ve sonrasında harika bahçenin, koca çınarın gölgesinde oturmanın, hatta sahil boyunca devam eden yürüyüş yolunun tadını çıkarın derim. Ben öyle yaptım, çok da mutlu oldum. 🙂 Yalova' da İki Gün @kızbaşına
Köşkten ağzım kulaklarımda çıktığımda öğle vaktiydi
Ben motora binerken yaşlıca bir hanım uzun uzun gülümseyerek bana baktı, “Motorun senden büyük.” dedi. Aslında motorum benden büyük değil. 🙂 Hatta bu kadar boyu boyuma başka motosikletim olmadı diyebilirim. Zaten bütün bilinen servis ve parça sorunlarına rağmen, hatta başka markalardaki motosikletlerimi de çok sevmeme rağmen yine BMW almamın da tek sebebi, F650 Gs’ in alçak sele ve kusursuz dengesiyle kullanımı çok kolay bir enduro olması. Yalova' da İki Gün @kızbaşına
Yürüyen Köşk’ ten sonraki durağım Yalova Kent Müzesi
Kent müzelerinden genelde akılda pek bir şey kalmaz, ama bir şehri tanımak için genellikle iyi bir başlangıç noktası olabilir. En azından bilgi alabilir, rehber kitaplar ve broşürler bulabilirsiniz. Nitekim ben de öyle yaptım, müzenin kendisinden değilse de, müzede bulunan broşürlerden bolca bilgi edindim. 🙂 Otele giriş saati 14:00, o yüzden oyalanıyorum. Öğle yemeğimi de çarşı içinde aşırı neşeli bir şekilde yedim. Yola çıkmak beni her zaman çok neşelendirir ve hafifletir. O hafiflikle herkese gerekli gereksiz selam veriyorum, filan. Tabii insanlar benim gibi seyahat ruh halinde olmadıkları ve normal hayatlarını sürdürdükleri için bazen biraz tuhaf karşılanıyor, ama bu benim neşemden hiçbir şey götürmüyor. 🙂 
Yemekti, köşktü, müzeydi derken otele yerleşme saati geldi
Tabii burada amaç sadece eşyaları bırakıp gezmeye devam etmek, yoksa otele girip yatmak değil. Pek oyalanmadan, sadece büyük çantamı bırakıp çıktım. Bugünkü hedefim Sudüşen Şelalesi. Şelale’ ye Termal’ in içinden geçerek ulaşıyorsunuz, yol boyunca işaretler var, navigasyon takibine pek gerek yok. Termal’ i geride bırakıp şelaleye doğru tırmanırken dağların yeşilliği gözlerimi kamaştırıyor. Ben bir Antalyalı olarak, bodur çalılara ve çıplak tepeli dağlara alışkınım, bu kadar yeşillik beni her seferinde büyülüyor. Düşünün, bir de Karadeniz turuna çıksam ne olacak. Yalova' da İki Gün @kızbaşına
Sudüşen Şelalesi’ nde bir tesis var
Bu sizin için avantaj mı, dezavantaj mı bilmiyorum tabii, ama benim için çok tercih edilir bir şey değildi. Ahşap çardaklar, sekiler, gözlemeci kadınlar, ufak bir market, ne alakaysa bir iki atari oyunu bile mevcut. Kamp yapmak için çok elverişli bir yer değil. Bir turist otobüsüyle aynı anda gelme talihsizliğine uğradığım için çok uzun kalmadım. Keşif görevimi tamamladığımı düşünerek, çok oyalanmadan geri döndüm. 🙂  Ve günün kalanını planımın “otelde keyif çatma” aşamasını uygulayarak geçirdim.  Ertesi gün, yaylalar beni bekliyor. Geçen sene skutırla gezdiğim için giremediğim, bir önceki sene de bana çok ağır gelen CBF600 den ötürü soğuk terler dökerek girdiğim bütün yollarda çekirge gibi geziyorum, çok mutluyum. Su mu var gir içine, dere geçişi mi buldun koş, traktör yolu mu gördün dal, diye diye, neşeli neşeli gezmeye başladım. Bugünün planı Delmece Yaylası’ na kadar çıkmak, arada da Erikli Yaylası’ nı, Erikli Çifte Şelale’ yi ve Büyük Dipsiz Göl’ ü görmek. 
Erikli’ ye, Teşvikiye Köyü’ nün içinden geçerek çıkılıyor
Yine tabelalar ve işaretlemeler yeterli, navigasyon takibine gerek yok. Zaten bir müddet sonra telefonunuz çekmemeye başlayacak. Bu yüzden, GPS cihazı kullanmıyorsanız telefonunuza internetsiz çalışan bir harita uygulaması yüklemenizi öneririm. Benim hem geçtiğim yerleri işaretlemek için, hem de gerektiğinde yol bulmak için çok işime yaradı. 
Teşvikiye Köyü’ nden çıktıktan hemen sonra
daha yayla yolunun başında bir göl mevcut. Ateş alanlarından, burada kamp yapılabildiği sonucu çıkarıyorum. Hem sessiz sakin, hem ağaçlar içinde güzel bir göl, hem de Teşvikiye’ ye yakın, tabii biraz da ayak altı. Ama hafta içi, sakin günlerinde değerlendirilebilir.  Hava harika, güneş harika, yeşillik harika. Erikli Yaylası’ na kadarki yaklaşık sekiz kilometrelik yol virajlı ve yer yer oldukça bozuk. Endurolar ve çoğu büyük tekerli motosiklet için sorun yok. Alçak motosikletler için biraz sorunlu. Skutırlar da gerçekten çok yavaş olmayı göze alarak girebilirler sanırım. 
Erikli Yaylası’ nın birkaç farklı girişi var
yine tabelalar gösteriyor. İlk “Erikli Yaylası” yazan tabeladan sola sapıp toprak yola girerseniz, İsmail’ in Yeri’ ne çıkıyorsunuz. Eğer araziye uygun değilse, aracınızı buralarda bırakmak ve sizi yaylaya çıkaran yaklaşık iki kilometrelik yolu yürümek isteyebilirsiniz. Ben yaşasın enduroculuk dedim ve yaylanın içine kadar hoplaya zıplaya girdim.  Erikli, öyle çok geniş, göz alabildiğine bir yayla değil. Daha ziyade dağlar arasında bölüm bölüm ayrılmış yaylacıklar gibi. Tam da güzel zamanında gitmişim, yemyeşil çimenlerin üzerinde papatyalarıyla, çiçek açmış ağaçlarıyla gelin gibiydi. Alanın bir kısmı özel mülk, işler biraz karışık. Alanın ücretli olduğuna dair bir tabela filan yok ama kamp kurduğunuz zaman birileri gelip sizden para isteyebilir, bu kişi başı on lira, yirmi lira gibi “Artık ne olursa” kabilinden ücretler olabilir. Ya da kimse yanınıza uğramayabilir. Bazı alanlar çevrili, bazıları değil, dolayısıyla çevrili olmayan alanın ücretsiz olacağını var sayıyoruz ama orada da sürprizler olabiliyor.
Buna karşılık herhangi bir tesis yok
( olmaması daha iyi ), elektrik, tuvalet vb. imkanlar yok. Yaylanın içinde çeşme görmedim, gördüğüm son çeşme yolun başındaydı, suyunuzu yanınızda götürmeniz gerekebilir.  İlk gördüğünüz Erikli tabelasından sapmayıp düz devam ederseniz, yaklaşık bir kilometre yukarıda Yalova Kent Ormanı girişini göreceksiniz. Burası da yaylanın diğer bir girişi. Burada tesis var, ahşap çardaklar, piknik masaları, tuvalet, çeşme, elektrik vb. Erikli Çifte Şelale’ ye daha yakın. Dolayısıyla, ne taraftan gireceğiniz, kamptan ne beklediğinize bağlı. Ben Erikli’ yi önce ilk girişten keşfettikten sonra çıkıp bir de Yalova Kent Ormanı’ ndan giriş yaptım ve motoru park edip Çifte Şelale’ ye doğru yürüyüşe geçtim. Yürüyüşe başladıktan kısa bir süre sonra bir asma köprü göreceksiniz. Şelaleye ulaşabilmek için o asma köprüden geçmelisiniz. Ben bunun farkında olmadığım için öbür kıyının patikasından uzun bir süre gidip geri dönmek zorunda kaldım. Su geçişini göze alıyorsanız o başka tabii. 🙂  Normalde ailelere, kızlı erkekli gruplara yakın dururum ama şu an hafta içi olduğu için benden başka kimse yok. Yayla yoluna girdiğim andan itibaren telefon zaten çekmemeye başladı. Bir anda içime bir korku düştü. Şu an, burada olduğumdan kimsenin haberi yok, kimseye “Yaylaya gidiyorum” diye haber vermedim, başıma bir şey gelip bağırsam sesimi duyacak, yardıma yetişecek biri var mı, meçhul. Büyük hata. Ben biraz dalgınımdır, maalesef bu yüzden kötü ihtimalleri iş işten geçtikten sonra fark ediyorum çoğunlukla. “Tek başınıza orman yollarında dolaşmayın.” gibi bir şey demeyeceğim, dolaşmak istiyorsanız dolaşabilmelisiniz, ama en azından nerede olduğunuzdan birilerini haberdar etmek, almanız gereken birinci tedbir.
Alınabilecek başka tedbirler de var, onları da yeri geldikçe anlatacağım. 
Olan oldu, buralara kadar geldim, korktum diye şu an buradan çıkıp otele dönecek olmadığıma göre bu varsayımları bir kenara bırakıp yoluma devam etmem daha mantıklı. Bu yüzden patikayı takip edip, bir etap dik merdiven tırmandıktan sonra şelaleye vardım, ferah ferah kısa bir mola verip dönüşe geçtim. Bir sonraki durağım Dipsiz Göl. Dipsiz Göl, Yalova Kent Ormanı girişine yaklaşık 3,5 kilometre mesafede. Yolun yer yer oldukça bozuk olması sebebiyle bu yolu yavaş alacağınızı varsayabilirsiniz.  Motoru, göl yolunun girişindeki açık alana park ettim, burada güzel bir mola veririm diye düşündüğüm için piknik malzemelerimi de aldım yanıma, göle inmeye başladım. Ve içeride bir araba: Keyfim kaçtı bile. Bu arabanın sahipleri kim, neredeler, zaten az önce kendi kendime tribe girmişim, şimdi iyice tatsız bir hale bürünecek mi bürünmeyecek mi? Dipsiz Göl, etrafı ağaçlarla çevrili, çoğunlukla gölün çevresinde sadece dar bir patikadan yürüyebildiğiniz, harika bir yer. Bir kıyısında küçük sayılabilecek bir açıklık var, hani yakın yakın üç çadır kurulabilecek kadar diyeyim. O açıklıkta iki kişi oturuyor. Benim miyop gözlerim onları sofralarını kurmuş rakı içen iki adam olarak gördü. Ve gereksiz bir korku daha. Kız başıma gezilerimde, daha önce de söylediğim gibi her zaman kadın olan ortamlara yakın durmaya çalışırım.
Sadece erkeklerden oluşan gruplar, özellikle de işin içinde alkol varsa bir numaralı kaçınma sebebidir.
Bunu yazarken bile bu cümleleri kuruyor olmaktan memnun değilim, ama maalesef yalnız gezen bir kadın için bazı olumsuz koşullar yokmuş gibi davranmak da işimize yaramıyor. Talihime, memleket insanını tanıdığıma ve tehlikeden uzak kalabileceğime güvenerek nereye kadar sağ kalabileceğim bakalım. 🙂 Gölün çevresinde yürüdüm, ama o andan itibaren yürüdüğümden pek bir şey anlamadım. Derken, az önce uzaktan gördüğüm insanlara tekrar bakınca onların balık tutan bir kadın ve bir erkek olduklarını fark ettim. Ve arka arkaya çiftler, aileler, okul grupları geldi, göl çevresi kalabalıklaştı, benim de tedirginliğim yatıştı, gölü hafif yukarıdan gören bir tepeliğe örtümü serdim, kahve termosumu açtım, küçük pikniğime başladım. Ve Dipsiz Göl’ e bakarak kahvemi içerken, İstanbul’ a döndüğümde kendimi savunmak konusunda eğitim almaya karar verdim. 🙂 
Bunu daha önce de düşünmüş ama her seferinde şiddet şiddeti doğurur diyerek vazgeçmiştim
Fakat, eğer sıra dışı bir durumda ne yapacağımı biliyor olsaydım -bir şey yapacağımdan değil- o gölün tadını çok daha fazla çıkarabilirdim. Esas mesele bu. Korktuğunuz bir şey varsa, kaçmak yerine korkunuzu giderecek önlemleri düşünebilmek ve uygulamak. Bunu geçenlerde bir grup kadın arkadaşımla tartışıyorduk, ne yapılabilir diye. “Gece uyumadan önce eşyalarını motora yükleyebilirsin mesela.” dedi bir arkadaşım. “Oradan acil olarak uzaklaşman gerekirse geride sadece çadırını ve uyku tulumunu bırakmak zorunda kalırsın. Ve motorunu, çıkışın kolay olacak şekilde park edebilirsin.” Önlem almak ve kendini duruma hakim hissetmek, olasılıkları önceden düşünmek, bir deyişle proaktif davranmak, seyahatlerimizi daha keyifli kılabilir hanımlar. Bu seyahatten de çıkardığımız ders bu oldu hasılı. 
Dipsiz Göl’ e dönecek olursak
burada kamp atmak mümkün, üstelik zaten çok az çadıra yer olduğu için, sakinlik arayanlar için özellikle iyi. Hiç susmayan kurbağalardan yana derdiniz yoksa tabii. 🙂 Yol üstünde çeşmeler var, ama gölün çevresini çok detaylı araştırmadım. Her ihtimale karşı tedarikli olmanızı öneririm.  Dipsiz Göl’ den yaklaşık 6,5-7 kilometre sonra, Delmece Yaylası’ ndasınız. Burası, Erikli’ ye ve şimdiye kadar geçtiğimiz her yere göre yapılaşmış bir yayla, küçücük bir camisi bile var. Eğer aradığınız şey tam bir doğal ortamsa, yaylanın uzak uçlarına kaçmanız gerekebilir. Buna karşılık, elektrik, su, tuvalet gibi imkanları sağlamak açısından avantajlı. Mesele yine kamptan ne beklediğinize kalıyor yani.  Delmece Yaylası’ nda da biraz oyalanıp fotoğraf çektikten sonra dönüş yoluna geçtim ve yolun neredeyse tamamı boyunca kontağı kapatıp boş vitesle, tatlı tatlı indim aşağı. Bu, acil bir durumda kaçma refleksinizi yok eden bir şey tabii, ama doğanın içindeyken motosikletin sesine hep biraz bozulurum. O yüzden elverişli bulduğum zamanlarda kontağı kapatıp sessiz sessiz gitmek gizli hobilerimin başında geliyor. 🙂  Günün kalanını, yine planımın “otelde keyif çatmak” kısmını uygulayarak geçirdim. Ertesi sabah İstanbul’ a dönüş vakti. Anlayacağınız, geniş geniş gezmek için Yalova’ ya iki gün ayrılabilir. Atatürk “Yalova benim şehrimdir.” demiş. Sahiden de bu şehirle çok sağlam ve kişisel bağlar kurmuş olduğu belli oluyor. Yalova demek biraz cumhuriyet tarihi demek. O yüzden, doğrudan yaylalara yönelmeden önce şehre de birkaç saat ayırmanızı tavsiye ederim.  Mutlu sürüşler. 🙂 

Yalova’ da İki Gün @kızbaşına” te bir düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.