Türkiye’ye Bisikletin Girişi Yüzyılı aşkın bir tarihe sahip. Bir çok yenilik gibi kaçınılmaz olarak dış kaynaklı ! Tarik gazetesinde 31 ağustos 1885 tarihinde yer alan bir habere göre “Mösyö Tomas Stefans namında bir Amerikalı velespit ile “ önce İstanbul’a gelmiş , buradan da İzmit’e geçmiştir. İzmit’ten 5 günlük bir yolculuktan sonra Ankara ya ulaşan Stefans’ ı , kentte Vali paşa Hazretleri , memurlar ve bini aşkın Ankaralı yollara çıkıp seyretmişlerdir. Bisikletli Amerikalı , Ankaralıların ricalarını kıramamış “üç defa şose üzerinde velespit ile yürüyüp bin iki yüz yarda mesafeyi 2dk ile 14’ sn ile kat etmişti.” Gazete , Mr Stefansın daha sonra Vali ve görevlilerle vedalaşıp Yozgat’a doğru hareket ettiğini yazmaktadır. Bu Amerikalının Anadolu’yu bisikletle kat ettiği yıl , Türkiye’de yayınlanan ticaret almanaklarında da Fransız bisiklet fabrikalarının ilk ilanları çıkmaya başladı. Artık İstanbul’un Monbeyleri Avrupa’ya sipariş verip , tatil günleri mesirelerde bu şeytan icadıyla dolaşmaya başlayabileceklerdi. Nitekim 1890’lı yıllardan itibaren İstanbul’da bisikletli sayısı oldukça artmış olacak ki , o dönemin ünlü dergileri yeni icat makineye sık sık sütunlarını ayırmaya başladılar. Ünlü Servet-i Fünun dergisinde Avrupa mecmualarından aktarılan yazı ve resimlerde sık sık yayınlanıyordu. Ama bu yetmemiş olacak ki derginin başyazarı ve sahibi Ahmet İhsan Bey de bir çok yazısını bisiklete hasretmeye başladı. Öte yandan rakip dergi, yani Malumat’ın başyazarı Ahmet Rasim de bu durumdan etkilenip yarı şaka yarı ciddi bisiklet konusunu diline doladı. Bir “ şehir mektubu” nda bisiklet sürücüleri için esprisi pek bol bir “mevsim programı” nı söyle sıralayacaktı. Türkiye'ye Bisikletin Girişi
  1. Mesirelerde her yarım saatte bir devir yapılacak .
  2. Açık mesirelerde gazino ve çalgı çalınan mahallerde gidilecek.
  3. Temmuzdan evvel müsabakaya girişilmeyecek.
  4. Kaza vukuunda derhal saklanılarak gelecek sene ortaya çıkılacak.
  5. Arabanın önünde bulunan çocuk ise bir, erkek ise iki, kadın ise üç defa boru öttürülecek. Aldırış edilmezse alışılan hızın korunması maksadı ile çarpıp geçilecek ve o anda kemali nezaketle bir pardon denilecek.
  6. Serde sevda, dilde gam varsa, sinede keder oku ve dünyanın her türlü bela ve kahirine oldum siper denilerek, göz süzme usulü ile ifade-i hal edilecek.
  7. Cerrahiye masraflarını namı ile günde beş kuruş ayırıp bütçeye ilaç parası diye kaydolunacak.
Dergi yazarlarının diline doladıkları bu ilk bisikletlerden biri de ünlü yazarımız Refik Halid Karay’ın baba evine girmiştir. Karay, çocukluk günlerine ait bu anıyı bize şöyle anlatır: “Velespit İstanbul’a , beş yaşında ya varım ya yokum, o zaman girdi. (Üstat 1883 doğumlu olduğuna göre tahminen 1888 dolayları)… Şimdi bizce, şaşılacak hiçbir marifeti ve fevkaladeliği olmayan bu iki tekerleğin seyrüseferi, hemen hemen bir hadise teşkil etmiştir. …………………… Akşam ailece telaş içinde bir şey bekleniyordu, geciken, kendisini merak ettiren bir şey… Bu şey idi? Adını bile pek dürüst söyleyemiyorduk. İki tekerlek üzerinde yürüyen, yürüyen değil koşan hatta uçan bir araba! At ile eşek ile de gitmiyor, ayaklarını oynattın mı yallah… Biraz daha gayret “pıırr!” diye kuş misali nerede ise havalanıyorsun; arkadan sapan taşı değil, ok, kurşun yetişmiyor. İşte bu harika, o akşam ilk defa olarak İstanbul’a, hem de bizim eve geliyordu. Ortanca birader Avrupa’ya ısmarlanmış, güç bela gümrükten ithaline müsaade alınmış; kavuşmak üzere idik. Buhar ve elektrik gibi harici bir kuvvete ihtiyaç göstermeyen bu Frenk icadının memlekete girmesinde saray mahzur göstermemişti. Derken yolun üst başında bir öküz arabası gıcırtısı, sesler , müjdeler işitildi; Velosipet, sağ salim gelmişti. Bugün Avrupa’dan, küçücük sandıklar içinde pek kolay düzenlerle sevk edilen bisiklet nerede, o nerede? Kocaman bir sandığı; dört kişi bin itina ile tutarak güçlükle taşıyorlardı. Aman bozulmasın, bir yeri sakatlanmasın, incinmesin diye -sanki dibinde, üç turunç masalındaki uyuyan sultan yatıyormuş gibi – korka korka öyle endişelerle açtılar ki, bana, çocukluk bu ya, içinde alet, demirden değil, avize gibi billurdan yapılmış hissini verdi. Hoş avize bile olsa ancak böyle sarılıp sarmalanırdı. Talaşlar, mukavvalar, sargılar, neler de neler! Nihayet velespit göründü. Herkeste bir heyecan… Ben ikide bir halkın bacakları arasından yol bulup yaklaşıyorum, farkına varıyorlar, dokunurum, kırarım, koparırım diye hemen uzaklaştırıyorlar. Böyle narin, çürük, çocuk eliyle sakatlanmaya müsait bir arabanın kocaman ağabeyimi taşıyıp, ta uzaklara götürebileceğime şaşmakla beraber ümidimi kesemiyordum da… Belki büyüyünce binmek bana da kısmet olurdu. Türkiye'ye Bisikletin Girişi

Kadınlar ve Bisiklet

Gördüğünüz gibi, yazımızın başından beri kadınlarla bisiklet arasında hala bir ilişki kurulamamış durumda. Ama ne yapabilirim ki? Türkiye’ye bisiklet girmesine girmişti ancak kadınların bu araca binmesi söz konusu bile edilmiyordu. “Daha neler? Uzaktan bakmaları nelerine yetmiyordu?” deniyordu… Bakmayın siz Tevfik Fikret’ in 1899 dergisinde yayınladığı “Bisiklet Şiirine”. Edebiyat tarihi kitaplarında belki okumuşsunuzdur. Üstat bu şiirinde; “uçar, uçar gibi kumlar, çimenler üstünde, geçen şu taze kadın, isteklerin bir örneği, Ayaklarında kanatlarla aşk ve hayat anki Uçar uçar gibi kumlar, çimenler üstünde” demiş olsa da, bisikletli kadını ancak düşlerinde görebilirdi. Kadın ve bisiklet arasındaki ilk ulusal temasımız, sanırım ünlü kantocu Şamram hanımın şantoda söylediği şu kanto ile başlamıştır: Ey dizim, ey bacağım Cumaya ne yapacağım Ne aksi makine bu Tekme ile kıracağım Kabahat bene değil hep o telgraf direğinde O kadar var da dedim İlidi durdu yerinde Hopla Hopla Hendeği atla Haydi atla Haydi hop hop hop Âlet! Dar ceket, şık tuvalet Arabacı dikkat et! Simitçi tablanı gözet!.. Şamran hanım kadınların binemedikleri bu şeytan icadının haklı olarak tekme atarak kıracağını açıklıyordu. (Kanto ve feminizm arasındaki ilişkilerin başlangıcı). Eski yazarlardan Ercümend Ekrem Talu da, bir makalesinde kadın ve bisiklet konusuna değinerek, konumuzun Osmanlı dönemindeki zorlukları açığa kavuşturur: “1900 Paris Serginin kapanışından sonradır ki, sergide teşhir edilmiş bulunana kadın bisikletleri tektük, Bulonya Ormanının yollarında görünmeye başladı. Zaten, burada , bizde revaç bulması da aşağı yukarı o tarihe rastlar, halkımızın kendi anlayışına göre “filibit” şeklinde telaffuz eylediği şu nesneye önce frenler ve azınlıklara mensup delikanlılar binip gezdiler. Bizimkiler henüz cesaret edemiyorlardı. Anneler, babalar, fazla olarak da konu komşu, bu şeytan icadı ile sokaklarda görünmeyi hafiflik, ayıp,günah sayıyorlardı. Bisikletin üzerindeki mecburi vaziyet ar ve hayadan nasipsizliğe delalet ediyordu. Halkın bu hatalı telakkisini hiçe sayan birkaç cesur genç, Adalarda, Kadıköy’ ünün Kuşdili, Yoğurtçu çayırlarında, Fenerbahçe’de filisbit üzerinde görünmeye başlamaları, diğerlerinin de cesaretini arttırdı. Halk da artık onlara lâkayt kalıyordu. İstanbul’da , İzmir’de, Selanik’te bisikletlerin sayısı arttıkça arttı. Bununla beraber, kadınlar, başka din ve mezhepten olsalar da, bisiklete binmek heveslerini tatmin edemiyor, halkın tariz ve taarruzlarından korkuyorlardı. Meşrutiyet bile bu konuyu tam olarak gideremedi.”

Yoksa Bisiklet Bir Kadın Aracı mıdır?

Cumhuriyet döneminde, önceki yılların tersine, kadınların bisiklete binmelerinin adeta teşvik edildiğini görüyoruz. Çeşitli dergilerde kadınların bisiklete binme biçimleri ve bu işin yararları konusunda makaleler yayınlanır, hatta bu destek zaman zaman, bisiklet eşittir kadın aracı noktasına bile getirilir. Örneğin, bir dönemin ünlü Radyo Sergisinde ,” Kadın ve Bisiklet” başlıklı bir yazı şöyle başlıyordu: “Bisiklet kadınlara hakikaten yakışan bir taşıt olduğu fikrine katılmayan bulunmasa gerek… Güzel havalarda ve mesela bahar günlerinde bisikletle şöyle bir gezinti yapmak, oldukça zevkli bir iştir. Hele bisikleti asfalt üzerinde süzülürken seyretmek, eğer binicisi göz alıcı renklerle süslü elbise giymiş zarif bir kadın da olursa, bu zevkine doyum olmaz bir manzara teşkil etmez mi?” Bazı dergiler ise, genç kızlarımıza bisiklete binme dersleri veriyorlardı. 1938 yılında Modern Türkiye Dergisinde, “bahar geldi, bisiklete biniyor musunuz?” başlıklı makalede şu satırları okuyoruz: “Bisiklete binmeye bayılan bazı genç kızlar şehrin parke caddelerinden geçerken çok sarsılırlar ve keyifleri kaçar. Bu onların bisiklete binmesini iyi bilmedikleri alametidir. Herhalde bisikletin üzerinde çok fena duruyorlardır. Eğer bir bayansanız ve caddede bisiklete binmekten şahsen şikayetiniz varsa, bir bisikletçiye müracaat ederek bisikletinin selesini ve gidonunun boyunuzla uygun yerlerde olup olamadığını öğrenin. Sele öyle olmalı ki üzerine oturduğunuz zaman ayağınız aşağı pedal üzerinde olmak şartıyla bacağınız gergin tutabilmelisiniz. Gidon çok yüksek olmamalıdır, çok alçak da değil; gidon yalnız tekerleğe yol göstermeğe değil, sıkletinizin diğer yarısını sele üzerinde teksif edilir . Böylelikle bütün sıkletiniz iki tekerlek arasında müsavi bir surette taksim edilmiş olur.” Bisiklet ve kadın ilişkisinin doruk noktası ise 1955 yılında Panorama dergisinin düzenlediği” Büyük Bisiklet Yarışı” olacaktır. Sadece kadınların katılabileceği bu yarış, bildiğimiz kadarıyla Türkiye tarihinde sadece kadınlara yönelik olarak yapılan ilk spor etkinliğidir. Türkiye'ye Bisikletin Girişi

Bir Bisiklet Düşmanının Günah Çıkarması

Bu noktada biraz durup, Türkiye,ye gelen ilk bisikletlerden birini gördüğü günlere ait anısını aktardığımız Refik Karay’ın bisiklet düşmanlığından da söz edelim. Karay önce şöyle der: “Ben ömrü billahi bisiklete ayağımı basmadım. Zira kuru ardımı avuç içi kadar sert bir yaylı meşin parçasına iğreti dayayarak çala bacak, iki büklüm, dünyayı görmeden, çıngır mıngır ve şansız, şerefsiz dolaşmaktan, etrafımı görmekten ziyade kendime baktırmaktan zevk alamayacağımı anlamıştım. Hayalimde bisikleti maymuna pek yakıştırırdım. Derdim ki: “Bunu maymunlar diyarında bir maymun icat etmeliydi!” Nihayet, bir gün aklımdan geçeni cambazhanede gördüm: Dört elbiseli maymun bisiklete binmiş, karşımda geçit resmi yaptı. Anladım ki maymun Hindistan cevizi ağacından sonra kendisine en çok yakışan yeri bulmuştur!” Bu bisiklet düşmanı, ne zaman ki genç kızların bisikletler üzerinde çayırları, yolları kapladığını görür, birden fikir değiştiriverir! Bakın bunu nasıl anlatıyor: “Bu yaz İstanbul köylerinde, bisikletli körpe hanımların üçer beşer gezintilerine şahit oldum, fikrim değişti, hoşlanmıştım. Bisiklet , modern kız için, eski görücü iskemlesinin yerini görüyor. Yalnız yüzünü değil, asra uygun atletik kabiliyetini de ortada tetkik ediyoruz. Artık gelinimizi bisiklet üstünde seçeceğiz. Hem bunun zamana uyan sembolik bir manzarası da var: Baldırları oturduğu meşin gibi katı, ayaklarının altı, bastığı pedallar kadar sert, kösele tenli bir peri- şortlu yirminci asır meleği- saadete doğru, nikelden iki kanat açmış, uçuyor!” Bisiklet Hakkında Haberler Ve Yazılarımız İçin Tıklayın !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.